4 Şubat 2012 Cumartesi

Konuşma

"Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen."


Ülkü Tamer

8 Eylül 2011 Perşembe

Kafkaesque

"...Ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terk edilmişlik içerisindeyiz. Önümde durup bana baktığında, ne sen benim içimdeki acıları anlayabiliyorsun, ne de ben seninkileri. Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin..."


Kafka
1903 tarihli bir mektuptan

27 Ocak 2011 Perşembe

Gidememe Hali


15 yaşındayken, Kafka’nın Amerika’sının ve adını hatırlayamadığım başka romanların etkisinde olduğum sıralarda, sabit bir fikir kafamın içinde kök saldı. Günün birinde özgürleşebilmek, ancak uzaklaşabilmekle, bambaşka bir yerde bambaşka biri olarak yaşama imkânı bulabilmekle mümkündü. Hatıralarımı ve cismimi içinde büyüdüğüm toprağa bağlayan bütün kökleri koparmanın sağlayacağı hafiflik.. O köklerde ne çok acı var, ne çok köhnemiş fikir, duygu var, ne kötü hatıralar var, ne çözemediğim bilmeceler var. O köklerde ne yerleşik sıkıntılar var. Onları topraktan çıkarmanın, o karanlık, böcekli topraktan çıkarıp temiz havayla buluşturmanın yaratacağı ferahlama.. Kökler rüzgârla buluşunca, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Özgürlük getirecek köksüzlük ve rüzgâr.

O sıralar gördüğüm hoş bir rüyayı hatırlıyorum. Rüyamda, elimde eski bir bavulla, kırmızı deri koltukları olan, eski bir otobüste yolculuk yapıyordum. Otobüste çok az yolcu vardı. Tozlu topraklı bir yolda ilerliyorduk, dışarıdaki manzaraya kızılımsı-turuncumsu bir renk hâkimdi. Yüreğimdeki tarifi imkansız sevinç, bunun sıradan bir otobüs yolculuğu olmamasından kaynaklanıyordu. Beni özgürleştirecek yolculuğa çıkmıştım sonunda. Kestiremediğim uzunlukta bir süreden sonra, otobüs aniden durdu, kapıları açıldı. O kadar heyecanlandım ki, ayağa kalkacak gücü zor topladım dizlerimde. Sendeleyerek yürüdüm, başımı kapıdan uzattım, elimde bavul. Yüzümü sıcak bir hava yaladı. Güneş gözlerimi kamaştırdı, aşağıdaki tozlu yola doğru bir adım attım ki, uyandım.

Bu “uyanma” durumunu ergenlik sırasında yaşamayan yoktur sanırım. Çocukken çok heves ettiğimiz pek çok şeyin aslında hiç de göründüğü gibi olmadığı konusunda uyanmak durumundayızdır hepimiz. Ben de uyandım. Anladım ki, pasaportsuz, vizesiz, parasız pulsuz, hele bir de aileden izinsiz bir yere gidilemez. Hem gidilse bile, mutlu olunamaz. Çünkü hem oralar bizim zannettiğimiz gibi değildir, hem de zaten kendinden kaçmak mümkün değildir. İnsan nereye giderse kendini de götürür. Ama tatil için gitmek güzeldir mesela. Bir hafta kalınır, turistik yerler filan gezilir, dönülür sonra. O bile zahmetlidir yerine göre, pahalıdır. Evde oturmalı insan.Hem zaten bırak uzaklara gitmeyi, karın doyuracak kadar bile para yoktur ki.

Zaman geçer, yeni insanlarla tanışılır, yeni duygusal bağlar kurulur. Sonra öyle bir şey gelir ki insanın başına, o andan önce sahip olunan bütün fikirler, bir anda anlamını yitirir. Âşık olduktan sonra hayat bambaşkadır. Korkular hafifler, yaralar sarılır, acılar küllenir. Sevinçler, hazlar, küçük mutluluklar pırıl pırıl yağmaya başlar insanın üstüne. Sık sık kalp ağrısı ile uyanılan bu düş zamanla hayatın kendisi olur. Arkanı yaslayabileceğin sağlam bir duvar, içinde uyuduğun huzurlu, sıcak bir çadır, geçmişin bütün fırtınalarından uzak bir yerde, sakin bir liman sunar sana.. Aşk ruhu gerçekten bütünüyle değiştirir, iyileştirir.

Ve eninde sonunda, bu iyileşmenin de sağladığı itim gücüyle, bir "durduk yerde eşinme" süreci başlar. Emeğini satarak geçimini sağlamak zorundadır kişi, hem belki bir gün, bu özgürleşmek anlamına da gelebilecektir. (Üniversitenin ilk yılında bunun bir masal olduğu ortaya çıkar, ama yapılacak bir şey yoktur.) Para kazanabilmek için gece gündüz çalışılır, terler dökülür, yüzlerce sınava girilir çıkılır. Bu arada yeni eşyalar alınır, yeni sözleşmeler imzalanır, yeni dostlar edinilir, yeni bağlar kurulur. Koparılmaya çalışılan kökler git gide daha derinlere uzanır. Bu o kadar uzun bir süreçtir ki, bir süre sonra insan niye çalıştığını, niye yaşadığını unutur. Ne istediğini bilemez hale gelir. Beklentiler düşer, ertesi güne sağ salim çıkmak, bir ay sonra faturaları ödeyebilecek durumda olmak, yazın tatile gidebilmek yeterince iyi gibi gelir. Allah insana sağlık versin. Hem buraların nesi var, dünyanın her yeri aynı.

Günün birinde sevdiğin biriyle geçmişin tuhaflıklarından konuşurken, sana der ki: “Hatırlıyor musun, seneler önce, başucunda eski püskü bir bavulla yatıyordun sen.” Kahkahayla gülersiniz. Gülerken gövdende bir oyuk açılmıştır sanki. O oyuktan biri başını uzatmış, çığlık atıyordur.

Sonra bir akşam bakarsın, bir masada, karanlık bir köşede, kafan bulutlu, bir arkadaşına neden gitmek zorunda olduğunu anlatmaya çalışıyorsun. Sana boş gözlerle bakıyor, sen de kendine o gözlerden bakıyorsun, mutsuzlukla, acıyla. Gitmek zorundayım diyorsun, bu sahip olduğum, bağlandığım, sevdiğim her şeyden uzaklaşmak anlamına gelse de. Gitmek zorundayım çünkü bütün benliğim bu fikir üstüne oturuyor. O fikri zihnimden söküp atarsam, ayaklarımın altında kocaman bir çukur açılıyor.
İçinde o böceklenmiş köklerimi görüyorum, temiz havaya çıkmayı bekleyen köklerimi, bastırdığım, sakladığım, kapattığım yaralarımı. Derin mutsuzluğumu.

Sonra değil mi ki, dersin kendi kendine, eninde sonunda, belki de çok yakın bir zamanda, bitecek her şey. Neden bir gün öleceğini bildiğin halde, hayatını bir yerlere demirlemek için böyle sonu gelmez bir çaba sarf ediyorsun? Nereye tutunabileceğine inanıyorsun? Ölüm anında gözlerini kapatırken, tutunduğun şeyler, kişiler, ellerinin arasından kayıp gitmeyecek mi?

Neden özgürlükten, mutluluğu aramaktan vazgeçer ki insan? Neden özgür olmanın imkânsızlığına inanır? Neden kendi sefil hayatını sonsuzcasına ciddiye almayı öğrenirken, özgürlük fikrini hafife almayı da öğrenmek zorundadır? Bu bizimkisi hayat bilgeliği filan değil, bu çaresizliğin, güçsüzlüğün, umutsuzluğun, mutsuzluğun dışavurumu.

......



Köklerimi söküp, rüzgârla buluşturacağım bir gün. Nefes alacak içim, dışım, her yerim. Mavi, açık bir gökyüzü, ferah bir cadde, sokak, ev, hayat bulmak için gideceğim. Bunları bulamayacak bile olsam, özgürlüğü aramak bir erdem değil mi? Kapana kısılıp kalmış hayatımı, bacaklarımı kanatarak da olsa, kurtarıp geri alacağım. Özgürlüğü arayan bütün kadın şairler, edebiyatçılar gibi, hayal kura kura, acı çeke çeke, ölüm gelip bütün umutları sonsuza kadar karartana dek..

Furuğ'dan:

"Yeniden merhaba diyeceğim güneşe
Gövdemde akan nehirlere
Bulutlar gibi uzayıp giden düşünceme
Benimle birlikte kuru mevsimlerden gecen
Bahçemdeki ağaçların hüzünlü büyümesine
Gecenin kokusunu hediye eden kargalara
Yaşlılık biçimim olan ve aynada yaşayan anneme
Tekrarlanan şehvetimle döllenen yeryüzüne
Yeniden merhaba diyeceğim

Geliyorum, geliyorum, geliyorum,
Ve aşkla dolu avluda bekleyen kıza
Yeniden merhaba diyeceğim."

17 Aralık 2010 Cuma

-

There's no time for us
There's no place for us
What is this thing that builds our dreams
Yet slips away from us

(Who wants to live forever)

There's no chance for us
It's all decided for us
This world has only one sweet moment
Set aside for us

(Who wants to live forever
Who dares to love forever
When love must die)

Freddie Mercury

19 Ocak 2010 Salı

--

25 Ekim 2009 Pazar

--

"Annem dünyayı Tanrının yarattığını söylerdi, babamsa, Tanrıyı, insanların uslu durması için rahiplerin uydurduğunu savunurdu. Ben bir noktaya değin, daha basit bir şey düşünmeyi yeğledim, sözgelimi bir sihirbaz olabilirdi bu. Bir gün seyrettiğim bir gösteride adamın biri, bir değnek hareketiyle şapkadan tavşan çıkartmıştı. Aynı değnekle, az sonra bir bardağın kırık parçalarını bir araya toplamıştı. Demek bi bir değnekle pek çok şey yapılabilirdi. Değneği orkestra şefi de kullanıyordu. Onu havada salladığında, kâğıt üstündeki kargacık burgacık kara lekeler karmaşası, insanı ağlatan bir müziğe dönüşüyordu.

Sihirbaza inancım uzun sürdü. Sonra bir günden ötekine, artık hiçbir şeye inanmaz oldum. Bu bir okul arkadaşımın ölümüyle oldu. Annesine sigara almak için bisikletle gidiyordu. Gün batmak üzereydi, çevre pek iyi görünmüyordu ve bir otomobil ona önce çarptı, sonra da ezdi. Özel bir arkadaşlığımız yoktu, yalnızca bir gün önce bana silgisini ödünç vermişti. Sırası birdenbire boş kalmıştı ve silgisi de çantamın dibinde kalmıştı. Artık onu iade edebileceğim kimse yoktu. Hepsi bu. Önce Damiano vardı, sonra onun yerini boşluk almıştı. Önlüğümüz ve önlüğümüzün fiyonklu kurdelesiyle cenazeye gitmiştik, en uzun boylu iki çocuk bir çelenk taşıyorlardı. Mezarlığa varmak için onun evinin önünden geçiliyordu. Annesi çamaşırı toplamayı unutmuştu ve onun pantolonları ve gömlekleri hala ipin üzerinde asılıydı ve rüzgârla, yok olmuş bir ülkenin bayrakları gibi dalgalanıyordu. Rahip "Yukarıda, gökyüzünün çayırları içindeki küçük gülümsemeni düşünüyoruz," deyince ağlamaya başladım. Üzüntüden değil, öfkeden ağlıyordum. 'Peki, neden bizimle alay ediyorlar?' diye soruyordum kendime. O artık hiçbir yerde yok. Silgisi cebimde soğumuştu. O gün yaşamlarını Hindistan'da kazıkların üstünde pinekleyerek sürdüren fakirler gibi olduğumu anladım. Yalnızdım, bir sırığın tepesindeydim ve çevremde, başımda, düşüncelerimde yalnızca boşluk vardı. Büyük bir olasılıkla başkaları da aynı durumdaydı, ne var ki bunu fark etmez gibi görünüyorlardı."

Anima Mundi

Susanna Tamaro

Çev. Eren Cendey

24 Temmuz 2009 Cuma

--

"ve bu benim

yani bir yalnız kadın
ve soğuk bir mevsimin eşiğinde
belirsizliğini anlamanın başlangıcında, tüm yeryüzü varlığının
yalın ve kederli umutsuzluğunu, gökyüzünün
güçsüzlüğünü, bu betona kesmiş ellerin"


Furuğ Ferruhzad
(Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım)